Güzin Osmancık: "Aşık, tutkunun ve sırrın adıdır Sinan!"

Güzin Osmancık: "Aşık, tutkunun ve sırrın adıdır Sinan!"

Güzin Osmancık: "Aşk, tutku ve sırrın adıdır Sinan. Yoksa çözebilir miydi taşın, mermerin, ahşabın sırrını?  Dağın, taşın, ağacın, toprağın gizlice bir yakarışı, bir dili vardır. Sinan bu dilin sırrını çözmüştü"

Ona Mimar Sinan demek, onu mimarlık ölçüleri ile sınırlandırmak, onun diğer alanlarını bir duvarla hapsetmek olurdu. Çünkü o mimarlığın çok ötesinde mühendis, matematikçi, statik mühendisi, tasarımcı, dülger, eşyanın sırrına vakıf ve bunların da ötesinde ilahi güç ile birlikte çalışan bir dehaydı.

guzin-osmancik-asik-tutkunun-ve-sirrin-adidir-mimar-sinan1.jpg

O taşın, toprağın, mermerin hal dilini bilir, konuştuğu dilden anlardı. Yoksa 500 yıl nasıl ayakta kalırdı verdiği eserler. Giderken arkasında ne bıraktı dersiniz? Bugünün teknolojisinin bile çözemediği 500 den fazla eser ve tarihe bıraktığı bir isimdi geri kalan.

Elli seneye yakın bir zamanda 84 cami,52 mescit, 57 medrese,7 okul, 22 türbe,17 imaret 3 darüşşifa,7 su yolu ve kemeri, 8 köprü,20 kervansaray,35 köşk ve saray,6 ambar ve mahzen,48 hamamı Sinan imzası ile bırakıp öylece gitti.

guzin-osmancik-asik-tutkunun-ve-sirrin-adidir-mimar-sinan2.jpg

“Canını canana vermektir kemali aşkın, vermeyen can itiraf etmek gerek noksanına” demiş Fuzuli. Sinan, canını, yüreğinde ki aşkını dokumuştu taşa, tuğlaya, ahşaba. Eserlerinde öyle bir sistem kullanmıştı ki, bütün matematiksel hesapları yanıltmıştı. Hayal gücünü bile zorlayan rüyaların, ilhamların ulaşamadığı zenginliğin de filizlendi eserleri.

mimar-sinan-dogdugu-yer-agirnas-koyu.jpg

Kayseri’nin Ağırnas köyünde dünyaya gelmişti. Babası Abdül Mennan ona mızrak gibi dümdüz, ok gibi hızlı, Devleti Osmaniye’nin kılıcı gibi keskin ol diyerek Sinan ismini vermişti.  Dedesi Yusuf ağa ise daha çocukluk yaşlarında onu alıp Kayseri’deki Selçuklu yapılarının tamiri için yanında götürüp iş öğretmişti

Babası onu asker ocağına yazdırdığında meslek olarak neccar, dülgerliği seçti. Önce Acemi Oğlanlar ocağında marangozluk, daha sonra hendese (geometri) dersleri gördü.

mimar-sinan-enderun.jpg

Medrese eğitimi gördüğü anda fark edildi zekâsı. Bugün Amerika’nın yaptığı beyin göçü denilen olay, çok önceden Osmanlının Enderun sistemiydi.

Zeki ve başarılı çocuklar Devlet tarafından bulunur, kabiliyetlerine göre değerlendirilirdi. Enderun adı verilen bu sistem ile köklü bir eğitime tabi tutulur, yeteneğine göre her şey öğretilirdi.

İlim, kültür, sanat, görgü, maneviyat gibi alanlarda teçhiz edilirdi talebeler. Enderun’un bir kapısı saraya açılırdı. Sinan da mimarlık alanında gerekli olan eğitimi Enderun da almıştı ama o eğitimin çok üstünde, akılları zorlayan kendine has bir tekniğe sahipti. 

sultan-selim-mimar-sinan.jpg

Sultan Selim ile Çaldıran ve Mısır’da Mercidabık savaşlarına katıldı. Bu savaşlar sırasında Halep, Şam, Kudüs, Kahire gibi ülkelerin eserlerini inceledi. Bu eserleri kendi İslam bilinci ile sentezleyerek hayallerinin de ötesinde bir karakter oluşturdu. Mimariye kendi buluşu olan yeni teknikler katarak tarihe Sinan imzasını attı.  

1526 da Mohaç zaferinde Zemberekçi Başı, teknisyen, daha sonra Su Başı, daha sonra Hasekilik görevlerini aldı. Kanuni Sultan döneminde Ser mimarı-hassa başı ve de Ser Mimaran-ı Cihan Mühendisan-ı Devran olarak şereflendirildi. Bu unvan, dünyadaki mimarların ve zaman içindeki bütün mühendislerin de başı olma anlamını taşımaktaydı.

mimar-sinan-islami-eserlerde-kubbe-vahdeti-kullandi.jpg

İslami eserlerde kubbe Vahdeti, yani tekliği, küçük kubbeler ise kesreti simgeler. Kubbelere ve kemerlere verdiği matematiksel karakter ile monotonlaşan mimariyi sorguladı senelerce. Eserlerine renklerin, kütlesel alanların, ilahi duyguların hazzını taşıdı.

Her zaman işinin ehli ve işi bilen bir ekiple çalışırdı. Bina Emini, inşaatın mali hesaplamalarına bakardı. Bina Nazırı ise keşif defterlerini tutup maliyetlerin hesabını yapardı. Keşif defterleri Bina Nazırı tarafından tutulur, durum plan ve bütçe ile birlikte padişaha arz edilirdi.

Mimarlar ve maiyetinde çalışan tamirat ambarı takımı sepetçiler kasrında otururdu. Mimar başının emrinde kethüda, kalem kâtibi, mimar, minareci, mermerci, taşçı, sıvacı, neccar, takkaç, hattat yapılarda kullanılacak malzemeleri seçer ve işler, bunların çalıştıkları atölyelere de Kâr hane denirdi.

mimar-sinan-selimiye-camii.jpeg

Osmanlı mimarisi, Sinan ile birlikte efsaneler üstü bir üslup kazanarak tekniğin ulaşabileceği en üst noktaya ulaşmış oldu. Selimiye de gözlerin de şehadet ettiği bu eser Sinan’ın anlatmak istediği ilahi aşkıydı aslında.

Sinan’ın zemin konusunda inanılmaz bir sistemi vardı. Yapacağı yapının yerini günlerce araştırır, doğru yönü bulur, güneş ışığını içeriye sokmak için kapı ve pencere hesapları yapar, aradığı yeri bulduğunda ise zeminin oturması için senelerce üzerine taşları yığar beklerdi. Eserlerini ölümsüz yapan birinci sebep buydu. Seneler geçse dahi temelde en ufak bir oturma olmazdı.

Seçtiği toprağın altına mutlaka bir kuyu açar ve zemindeki suyu kuyularda toplardı. Çünkü bina kuru zemine oturduğu zaman dayanıklılığı senelerce sürerdi. Ayrıca dehlizler açarak suyu devamlı olarak tahliye olmasını sağlardı. Yapıların etrafına kesinlikle ağaç dikilmez ve çim dahi ekilemezdi. Bu toprağın ıslak kalmaması ve yapının çürümemesi için gerekliydi. 

Sinan yaptığı camilerinde hiçbir şekilde yükü duvarlara yüklemez. Bolca kemer kullanır ve yükü bu kemerlere taşıtır. Bütün yatay geçişleri kemerler ile yapar.

mimar-sinan-kubbe-002.jpg

Kubbe mimaride ki en zor, en meşakkatli iştir. Kubbeyi tek doğru bir matematikle çözen insan Sinan’dır der mühendis Vahit Okumuş. Kubbe 45 derecelik bir eğimle yapılmalıdır ve kalıcı olması için tepesinin kesilip yükünün azaltılması lazımdır.

Sinan bunu kubbenin üzerini kesip oraya bir alem koyarak doğal mimari tekniğini uygulamıştır. Yetmez, alemin altına ağırca bir avize koyarak statik hesaplarda bir mucizeyi gerçekleşmiştir. Avize sökülüp, yerine daha görkemli bir avize koyalım desek, bütün hesapları bozmuş oluruz.

Bu sebeple Sinan’ın hiçbir eseri hiçbir değişikliğe yol vermez. Öyle ince statik hesapları yapmıştır ki, pencerelere taktığı camların ağırlığını dahi yapıya yükleyeceği yükün statik hesabına katar.

mimar-sinan-ayasofya-camii.jpg

Mesela Ayasofya caminde başlangıçta kubbede pencereler yoktur. Bu kadar büyük kubbeyi ayakta tutmak ise oldukça zordur. Nitekim defalarca kubbe çökmüş ve yeniden yapılmıştır.

Sinan kubbenin etrafına pencereler açarak kubbenin ağırlığını azaltır. Romalılar kubbenin oturacağı kasnağın eğimini 14 derecede yapmışlar. Sinan ise bu eğimi 15 derece yapıp yeni bir matematiksel değer bulmuştur.

mimar-sinan-suleymaniye-camii.jpg

Mesela Süleymaniye de yükseklik ile kubbe çapı eşittir. Ama mükemmelliğe ulaştığı Selimiye de çap ile yüksekliği eşit kullanmamıştır.

Selimiye’de bütün matematiksel hesapları şaşırtmıştır. İlk aradığı sistemi Küçük Ayasofya da denemiş, daha sonra da Süleymaniye’de ama Selimiye’de gerçek sistemi oturtmuştur.

Eserleri son derece sadedir, doğa ile tam bir uyum içindedir. Hiç gözü yormaz. İslami eserlerde genellikle dış yapı insan bedeninin dış yüzüdür, onun için son derece sade ve gösterişten uzak olarak yapılır.

İç mekân ise insanın iç alemidir. Bu sebeple hat yazıları ve ayetler ile süslenir. Yapılarda sadece doğal malzeme kullanmış, karmaşaya meyal vermemiş, yapıyı adeta doğadan geliyormuşçasına doğanın içine yerleştirmiştir.

Aynı zamanda insan yapısıyla da bire bir uyum sağlamıştır. Mesela yatay gergilere hiç gerek duymamış yükü kemerler ile halletmiştir. Sinan’ın camilerinde minareler de çok önemlidir. Minareler doğrudan temele bağlıdır, statik hesaplamaları onlarla tamamlamıştır.

mimar-sinan-ayasofya-camii1.jpg

Bu sebeple Ayasofya ya minare koyarak yapıyı mıh gibi yere çakmıştır. Çoğu eserinde harç kullanmamış, bindirme tekniğini kullanmıştır. Horasan harcını kullandığı yerlerde ise hangi malzemeyi kullanıyorsa onun tozu ile kireci karıştırarak bir harç hazırlamıştır. Sinan’ın en büyük özelliği hiç kimseyi taklit etmemiş olmasıdır. Kendi tarzını oluşturmuş, son güne kadar kendi ile yarışmıştır.

Eserlerinin bu kadar uzun seneler ayakta kalmasının bir sebebi de malzemenin dilini anlamasıdır. Kullanacağı ağacın yaşını, geçmişini, cinsini, kesileceği ayın, günün bile hesabını yapar. Kaç sene ömrü olduğunu bilir, ömrünü uzatma tekniklerinde vakıftır. Kullandığı malzemeyi çoğunlukla o toprağın hamurundan seçer.

Eserlerinde İlahi kudretin tecellisi olduğu aşikardır. Kul yapısından uzak, insanı şüpheye düşürecek kadar kusursuzdur eserleri. Taşın konuştuğunu, matematiğin tecellisini, ahşabın vefasını, mermerin dile geldiğini açıkça gizlemeden göstermiştir sanatında.

mimar-sinan.jpg

Bilim adına bir şeyler anlatır Sinan. Tarih sayfalarında bir şey, devamlı var olabiliyorsa, değerinden bir şey kaybetmiyorsa o gerçek bilimin imzasıdır demek ister. Kâinat bir eğitim merkezidir. Her şeyi ondan öğreniriz. Her şeyi bize veren o dur. İnsan ile tabiat bir bütündür.

Sinan’ın en büyük sırrı da tabiatın insanla kesiştiği noktayı keşfetmesidir. Tabiattaki her şeyi doğal olarak kullanır, onların tabiat içindeki yaşam sürelerinin sırrını bulur.

Hiç 500 sene dayanan bir ahşap gördünüz mü? Sinan’ın eserlerindeki ahşap işçiliği daha dün yapılmış gibi tap taze durmaktadır. O ahşabın senelerce bozulmadan durmasını sağlayacak yalıtım sistemini bulmuştur 

 Aşkın, tutkunun, sırrın mermerde, taşta tezahürüydü Sinan’ın aşkı. Sanatçı sanata değil, kendine bu gücü veren Yaratıcısına tutkundur aslında. Aşkı için üretir, madde ve manada hep ona olan aşkını nakşeder. Sinan kendine bahşedilen bu ilim ile tutkulu aşkını harmanlayıp eserlerini öylece vermiştir.

Kültür Sanat Yazarı

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum